Dolkun İsa Neden Türkiye’ye Alınmadı? Giriş Yasağının Arkasındaki “Operasyonel” Nedenler.
İSTANBUL – Dünya Uygur Kurultayı (DUK) eski Başkanı Dolkun İsa, 10 Şubat 2026 tarihinde İstanbul Havalimanı üzerinden transit geçiş yaptığı sırada Türkiye’ye giriş talebinin reddedildiğini duyurdu.
İsa, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, pasaport ve kimliği olmasına rağmen “giriş yasağı” kodu gerekçesiyle vatanı olarak gördüğü Türkiye’ye alınmamasını “haksız bir cezalandırma” olarak nitelendirdi. Ancak bu kısıtlamaların arka planında, bazı Uygur liderlerin yabancı istihbarat servisleriyle olan ilişkileri ve dış fon destekleri olduğu iddia ediliyor.
“Manevi Başkentimi Camların Ardından İzliyorum”
Dolkun İsa paylaşımında, Türk polisi tarafından nazikçe geri çevrildiğini belirterek, “Öz vatanıma vizesiz giriş hakkım var ama girmeme izin yok. İstanbul’u ancak kalın camların ardından seyrediyorum” ifadelerini kullandı. Kendisinin bir güvenlik tehdidi olmadığını savunan İsa, Doğu Türkistan halkının haklarını savunduğu için cezalandırıldığını iddia ederek, “Elveda Türkiyem” sözleriyle sitemini dile getirdi.
Fonlar ve CIA Bağlantısı İddiaları
Dolkun İsa’nın Türkiye’ye neden alınmadığı tartışılırken, vizyonege.com’da yer alan haberler bu konudaki soru işaretlerini derinleştiriyor. Söz konusu haber kaynağına göre, Doğu Türkistan davasının önde gelen isimlerinden Rabia Kadir’in, bir videosunda Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ile sık sık görüştüğünü itiraf ettiği öne sürülüyor.
Haberde ayrıca, Doğu Türkistan odaklı sivil toplum kuruluşlarının (STK) finansal kaynaklarına dikkat çekiliyor:
ABD Demokrasi Vakfı (NED) tarafından Doğu Türkistanlı STK’lara toplamda 9 milyon doları bulan fon sağlandığı iddia edilmektedir.
Bu tür yüksek meblağlı fonların ve yabancı istihbarat birimleriyle kurulan temasların, Türkiye’nin milli güvenlik değerlendirmelerinde “güvenlik kodu” veya “giriş yasağı” kararlarında etkili olabileceği değerlendiriliyor.
Dolkun İsa’nın şahsi sitemine karşılık, uzmanlar devletlerin bu tür kısıtlama kararlarını genellikle uluslararası ilişkiler dengesi ve ulusal güvenlik stratejileri doğrultusunda, özellikle yabancı devletlerin ve kuruluşların fonladığı yapılarla olan mesafeyi korumak adına aldığını belirtiyor.
Dünya Uygur Kongresi eski başkanı Rabia Kadir’e ait itiraf niteliğindeki belgeler, Uygur hareketinin Washington ile olan bağlarını “stratejik bir iş ortaklığı” seviyesine taşıdığını gösteriyor. Haftalık periyodik görüşmelerden özel birim atamalarına kadar uzanan bu trafik, “bağımsız aktivizm” tanımını kökten değiştiriyor.
Diplomasinin Ötesinde Bir Trafik: Haftada Bir Görüşme!
Belgede yer alan bilgilere göre, Rabia Kadir ve ekibinin ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) ile kurduğu diyalog, sıradan bir STK’nın çok üzerinde bir imtiyaza sahip:
Özel Erişim: Kadir, diğer ülkelerin büyükelçilerinin yılda yalnızca birkaç kez temas kurabildiği ABD yönetimiyle, haftada en az bir, en geç iki haftada bir doğrudan görüştüklerini bizzat ifade ediyor.
Vurucu Soru: Dünya genelindeki pek çok devlet başkanının bile kuramadığı bu “sıcak hat”, Rabia Kadir’in profesyonel bir aktör olarak ABD devlet aygıtına ne kadar entegre olduğunu kanıtlıyor mu?
ABD Dışişleri’nde “Uygur Masası” ve Hans Bey
Kadir’in ifadeleri, ABD devletinin bu meseleyi artık kurumsal bir “projeye” dönüştürdüğünü deşifre ediyor:
Özel Atama: Yürütülen lobi faaliyetleri sonucunda ABD Dışişleri Bakanlığı’nda sadece bu meseleden sorumlu “Hans Bey” isimli bir memur görevlendirildi.
Stratejik Konumlandırma: Kadir, bu durumu “Amerika’da Uygur Komitesi kuruldu” diyerek müjdeliyor ve hareketin artık Tayvan ve Tibet gibi ABD’nin resmi dış politika aygıtlarından biri haline geldiğini itiraf ediyor.
Operasyonel İş Birliği: “Vatan İçine Adam Gönderdik”
Metindeki en kritik iddia ise saha çalışmalarındaki istihbari iş birliğine işaret ediyor:
Doğrudan Müdahale: Kadir, ABD hükümetine baskı yaparak “vatan içine” (Doğu Türkistan bölgesi) araştırma yapması için elemanlar gönderilmesini sağladıklarını ve bu kişilerin hazırladıkları raporlar üzerinden hareket ettiklerini açıklıyor.
Veri Akışı: Bu durum, taraflar arasında sadece fikir alışverişi değil, doğrudan bir saha operasyonu ve veri paylaşımı olduğunu gösteriyor.
Analiz: Geçim Kaynağı mı, Dava mı?
Metnin bütünü incelendiğinde, Birleşmiş Milletler’e yılda 5-6 kez gidilmesi, Washington’daki kesintisiz temaslar ve profesyonel bir lobicilik faaliyeti yürütülmesi ciddi bir finansal ve lojistik kaynak gerektiriyor. Kendi ifadeleriyle “hiçbir şey yapmadan yurt dışına çıkarak” bu çapta bir küresel trafiği yönetmek, akıllara şu soruyu getiriyor: Rabia Kadir, bu profesyonel iş birliği mekanizmasının bir çalışanı haline mi geldi?
Rabia Kadir’e ait yeminli tercüme metni üzerinden yapılan bu analiz, Dünya Uygur Kongresi (DUK) çatısı altındaki yöneticilerin ve faaliyetlerin ABD devlet mekanizmasıyla olan bağını “operasyonel bir ortaklık” düzeyinde ele almaktadır. Metindeki ifadeler, bu kişilerin koruma altında olup olmadıklarına veya kontrol mekanizmalarına dair şu kritik ipuçlarını sunmaktadır:
Diplomatik ve Operasyonel “Zırh” (ABD Koruması)
Metin, DUK yöneticilerinin ABD nezdinde en üst düzey diplomatik koruma ve ilgiye mazhar olduğunu bizzat Rabia Kadir’in ağzından doğrulamaktadır:
İmtiyazlı Erişim: Diğer ülkelerin büyükelçilerinin bile ulaşamadığı ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) kademelerine haftalık periyotlarla erişim sağlanması, bu kişilerin ABD’nin stratejik çıkarları doğrultusunda “özel bir koruma kalkanı” içinde tutulduğunu göstermektedir.
Kurumsal Sahiplenme: ABD Dışişleri bünyesinde sadece Uygurlar için bir birim kurulması ve “Hans Bey” gibi bir ismin bu işe atanması, DUK yöneticilerinin faaliyetlerinin ABD devletinin resmi onayı ve gözetimi altında yürütüldüğünü kanıtlamaktadır.
“CIA Kontrolü” mü, “Stratejik İş Birliği” mi?
Metinde doğrudan “CIA” ismi geçmese de, kullanılan yöntemler tipik bir istihbari ve operasyonel iş birliği modelini tarif etmektedir:
Saha Operasyonları: Rabia Kadir’in, ABD hükümetine baskı yaparak “vatan içine” (Doğu Türkistan) araştırma yapması için elemanlar gönderilmesini sağladıklarını itiraf etmesi, bu sürecin sadece siyasi değil, operasyonel bir boyut kazandığını göstermektedir.
Veri ve Rapor Akışı: Gönderilen elemanların hazırladığı raporların ABD birimlerine sunulması, karşılıklı bir veri akışını ve dolayısıyla ABD istihbarat mekanizmalarının bu verileri yönlendirme/kullanma potansiyelini (kontrolünü) ortaya koymaktadır.
Küresel Komiteler: Metinde bahsi geçen “Uygur Komitesi”nin Tayvan ve Tibet örnekleriyle kıyaslanması, bu yapıların ABD’nin küresel jeopolitik hamlelerinde birer “aygıt” olarak kullanıldığını sezdirerek, yöneticilerin bu büyük mekanizmanın kontrolünde hareket ettiğine dair güçlü bir işaret vermektedir.
Türkiye ve Diğer Ülkelerdeki Yöneticilerin Durumu
Belgeye göre, bu yapı sadece Washington ile sınırlı kalmayıp küresel bir ağ olarak tasarlanmıştır:
Yurt Dışı Temsilcilikleri: Rabia Kadir, yurt dışına çıkarak hiçbir şey yapmadan lobi yürüten kişilere işaret ederken, bu kişilerin “alimler” ve “ilgili birimler” ile temas halinde olduğunu belirtmektedir.
Türkiye Bağlamı: Türkiye’de yaşayan DUK yöneticileri veya bağlantılı kişilerin de bu “haftalık trafik” ve ABD’nin kurumsallaşmış “Uygur Masası” stratejisi içinde birer yerel operatör olarak konumlandırılması, belgenin sunduğu mantık çerçevesinde kaçınılmaz görünmektedir. Eğer ana merkez (Washington) ABD ile bu denli entegre ise, şubelerin (Türkiye ve diğer ülkeler) bu kontrol ve koruma hattının dışında kalması eşyanın tabiatına aykırıdır.
Rabia Kadir,Washington ile olan bağlarını “stratejik bir iş ortaklığı” seviyesine taşımış